Ana Sayfa arrow Haber arrow Görüş - İzlenim arrow "Büyükanıt yaptığımız görüşmelerin sonuçlarından çok tatmin oldu"
"Büyükanıt yaptığımız görüşmelerin sonuçlarından çok tatmin oldu"
Amerikalı generale sordum: Türkiye’nin Kuzey Irak’a askeri müdahale ihtimalini ciddiye alıyor musunuz?

General Ralston’la birlikte çalıştığını, Ankara’ya defalarca geldiğini, bu konuyla birebir ilgili bulunduğunu ve son olarak Yaşar Büyükanıt’la Washington’da yapılan görüşmelere de katıldığını söyledi. “PKK ile ilgili kaygıyı en üst düzeyde ve çok ciddi biçimde ele alıyoruz” dedi. “Türkiye’de seçim yılı olduğunun ve zamanın daraldığının idrakinde misiniz peki?” diye üsteledim. “Evet” cevabını verdi; “Sizin askeri yetkililerinizle yaptığımız görüşmelerin sonuçlarından onlar çok tatmin oldu. Bundan ötesine izin verin girmeyeyim.”

Sözünü ettiğim general, çok kısa süre önce 30 yıllık askeri görevlerinin hedardından emekli olmuş ve şu an ABD’nin Yakındoğu ve Güney Asya’dan Sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı Mark Kimmit. Televizyon izleyicileri onu, Irak savaşı sırasında Doha’daki Merkezi Komutanlık Karargâhı'ndaki brifing görüntülerinden hatırlayacaklardır. Savaş sırasında ABD’nin askeri sözcüsü ve savaşın Harekât Başkan Yardımcısı'ydı.

Yemek kuyruğunda birlikte beklediğim Philip Gordon’a dönüp sordum: Mark Kimmit’in sözlerini nasıl tercüme edersiniz?

Philip Gordon, Clinton döneminde Ulusal Güvenlik Kurulu’nun Avrupa Direktörü'ydü. Clinton’ın 1999 Kasım’ında Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki (TBMM) tarihi konuşmasını kaleme alanlardan biri. “Bu sözlerinden Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesi için Washington’da yeşil ışık yakılmadığı anlaşılıyor. Yeşil ışık olsa, başka cümleler kullanırdı” cevabını verdi. Ve bir de bilgi iletti: “Sizi cevapladıktan sonra General Kimmit, benim kulağıma eğilip, ‘Sanırım bu söylediklerim gizli bilgiyi açığa vurma noktasına varmamıştır’ dedi.”

Mark Kimmit’e göre Türk (askeri) tarafı, Washington’da Büyükanıt’ın temaslarından “gayet memnun” kalmış. Bu kez, yine Philip Gordon’a soruyorum: Yeşil ışık yakılmadıysa bile, bu sözlerden kırmızı ışık yakıldığı anlamını çıkarabilir miyiz? Gordon’un yüzünde tereddütlü bir ifade beliriyor; ben ekliyorum: “Sarı ışık?” Onaylar mahiyette kafasını sallıyor.

“Sarı ışık”ın tonu, yeşilden ziyade, şimdilik kırmızıya yakın duruyor. Özetle ABD, bizimkilere “bekle” diyor ve “beklerken” yapılanlar ve yapılmasına söz verilenlerden, bizimkiler “tatmin olmuş”a benziyor.

Katar’ın başkenti Doha’da, her yıl bu zamanlarda yapılan “ABD-İslam Dünyası Forumu”nun katılımcıları arasındayız. Katılımcılardan biri, ABD Ulusal Güvenlik Kurulu’nun eski üyelerinden, Türk yetkililerinin gayet yakından tanıdığı biri. İsmi saklı kalsın; bana, “Önceki hafta Abdullah Gül'le Washington’da 6 kişinin katıldığı bir yemekte beraber oldum. Buraya gelmeden önce de General Ralston'la görüştüm. General Ralston, yönetimin kendi önerilerini ne kadar ciddiye aldığından emin olmadığından şikâyetçi” dedi.

General Ralston’a göre birkaç PKK yöneticisini yakalayıp, Türkiye’ye teslim etmek gerekiyor. ABD yönetiminin Amerikan Özel Kuvvetler operasyonunu gerektirecek ve Irak Kürt liderliği ile sorunlar çıkarabilecek böyle bir hamleye de “yeşil ışık” yakmış olduğu şüpheli.

Ancak Türkiye’nin Kuzey Irak’a askeri müdahalede bulunmak, PKK ile ciddi biçimde uğraşmak ve Türkiye’nin Irak’a askeri müdahalede bulunmasını caydırmak, Washington’da en üst düzeyde ve ciddiyetle ele alınıyor. Buna şüphe yok.

Buna şüphe olmadığı, Orgeneral Büyükanıt’ın Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve Ulusal Güvenlik Başdanışmanı Stephen Hadley tarafından kabul edilmesinden belli. Yine Doha’da birlikte olduğumuz, Rand Corporation adlı savunma ve güvenlik konularında uzman düşünce kuruluşunun üst düzey yöneticisi, “Washington siyasi ve savunma eliti”nden Stephen Larrabee’ye bunun “olağan bir uygulama olup olmadığını” soruyorum. “Hiç olamaz değil belki ama kesinlikle olağan değil” cevabını veriyor. “Başka bir örneği var mı, örneğin Soğuk Savaş yıllarında, bir müttefik ülke genelkurmay başkanı, Washington’da en üst düzeyde sivil yöneticiler tarafından hiç kabul edildi mi?” diye ikinci bir soru yöneltiyorum. Hatırlayamıyor...

Türkiye’de hükümetle asker arasında Kuzey Irak’a ve Kürt yetkililerle görüşme konusunda basına yansıyan ve polemikleri tetikleyen “uslup”, “yaklaşım” ve muhtemelen “politika farklılıkları”, Türkiye’nin sınır ötesi bir operasyon yapıp yapmayacağı konusunda kafaları karıştırıyor.

Herhangi bir konuya ilişkin olduğu gibi, bu konunun da cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler zamanlamasıyla yani iç politikayla ilişkilendiriliyor olması mümkün. Bir ara, Başbakan Tayyip Erdoğan, pek “şahin” bir söylem tutturmuştu. Kuzey Irak’a bir askeri müdahale ona seçimler için “puan kazandıracak” gibisinden “Ankara dedikoduları”na yol açmıştı. O, istiyor; askerler istemiyor türü bir spekülasyona zemin oluşmuştu.

Şimdi ise sanki asker istiyor ve kararlı; hükümet ise işi Barzani’lerle görüşmeye yönelterek PKK'ya müdahaleyi yokuşa sürüyor gibi bir izlenim doğması mı isteniyor acaba?

Bütün bu “toz bulutu”, içinde bulunduğumuz dönemin özellikleri göz önüne alındığı takdirde, acaba “iç politika manevraları”ndan mı ibaret? Bunlar, soru işaretleri.

Zaten aklı başında hiç kimse, -Irak’a yönelik bir askeri harekât ile sınırlı bile olsa- PKK’yı kazıyacak boyutta bir sonuç alınacağını düşünmüyor olmalı. Nedeni basit. PKK’nın ana üssü Kandil Dağı, sınıra sanıldığı gibi yakın değil ve çok çetin bir topografyaya sahip. Bizim sınırın kilometrelerce ötesine yapılacak üç-beş günlük bir operasyon ile sonuç alınamaz. Kandil’den farklı noktalara yapılacak bir askeri harekâtın ise PKK’yı ortadan kaldıracağını düşünmek safdillik olur.

Kaldı ki, 1990’larda, en büyüğü 35 bin asker ve üstelik bugünkünün aksine, Barzani ve Talabani’ye bağlı peşmergelerle iyi-kötü işbirliği halinde yapılmış ve aylar sürmüş operasyonlar, PKK’yı ortadan kaldırmadığına göre bugünkü şartlarda, bu sonucun askeri harekâtla alınacağını kim düşünüyor olabilir?

Irak’taki Kürt yönetimini hedef alacak bir askeri harekât ise “Irak denklemi”ni tepeden tırnağa değiştirecek bir etkiye sahip olacak. Bağdat’ta güvenliği sağlamak iddiasıyla ilan edilen ve Washington’un şu andaki “tek kozu” olan -başarıya ulaşacağına ilişkin şüphemizi beyan edelim- “Bush Planı”nın uygulamaya konulması daha bir hafta oldu. Mütevazı somut sonuçlar beklenmesi için en az beş hafta geçmesi gerektiğini, burada, Doha’da Condoleezza Rice’ın danışmanından duyduk.

Hal bu iken, Washington’un Türkiye’ye “Irak’ın kuzeyine askerinizi sokabilirsiniz” demiş olması, pek akla uygun gelmiyor.
Katar’da katıldığımız toplantının -benzerleri gibi- temel kuralı, oturumlarda yapılan konuşmaların yayımlanmaması. Basına açık yapılan, ABD’nin Clinton dönemi, Ortadoğu’dan Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Martin Indyk, Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa, ateşli Sünni din adamı Şeyh Yusuf Karadavi ve bir ay öncesine kadar Rice’ın en önemli danışmanı olan Philip Zelikow’un konuşmaları hariç.

Philip Zelikow, ABD yönetiminin “entelektüel beyin”lerinin önde gelenlerinden biri olarak, içinde bulunduğumuz “küreselleşme” döneminin tanımını yaptı, özelliklerini vurguladı ve ABD politikası -her ne ise- konusunda önemli ipuçları verdi. Konuşmasının, komplo teorileri ve teorisyenleri için hayal kırıklığı yaratacak şu bölümü, özellikle ilgimi çekti:

“Bugün, Amerika ve diğer önde gelen ülkelerin, bu yeni çağın sorunlarını yönetebilecek uluslararası sistemin nasıl olacağına ilişkin bir planları yok. Böyle bir sistemin mimari eskizlerine bile sahip değiller. Bazıları bunun kötü olduğunu ve daha çok şeyler yapmamız gerektiğini söylerken diğer bazıları, hükümetler ve uluslararası kuruluşlarının rolünün sınırlı kalması gerektiğini belirtiyorlar...”

Yani, dünyanın en can alıcı sorunları karşısında, şu dönemde “kervan yolda düzülür” yönteminin geçerlilik kazandığı bir uluslararası iklimdeyiz. Bir “master plan” uluslararası çapta yok ise Türkiye’nin de Kuzey Irak’a ilişkin bir “master plan”ı olmaması, son tartışmalar ışığında, hiç kimseye garip gelmemeli...


Referans Gazetesi / Cengiz Çandar / Yorum
 
< Önceki   Sonraki >
Remgo.com
Remgo Design
uzaklar.com
 
Medyalens.com

NEWS